“Mehmet, gel içeriye!” diye seslendi Muhtar.
“Baş üstüne muhtarım, geldim!”
Bekçi Mehmet’in üzerinde, kahverengi keçeden dikilmiş ve mahalle bekçilerinin üniformalarını andıran özel bir kıyafet vardı.
Muhtarın gözleri bekçi Mehmet’e kilitlendi.
“Mehmet, biliyorsun köyümüzde uzun yıllardır bir ebe yok. Ben kaymakamlığa her gidişimde bu konuyu gündeme getiririm.“
Bekçi Mehmet, muhtarın şimdi çok iyi bir haber vereceğini sezmişti.
“Geçen hafta kaymakam bey ile konuştum. ‘Kaymakam bey, bir çare bulacaksınız! Yıllar önce köyümüzde bir ebe vardı. Bize artık bir ebe gönderin’ dedim.”
Muhtar konuşmasını sürdürdü:
“Evet, ne diyordum. Kaymakam bey, ‘Tamam, köyünüze bir ebe göndereceğim’ dedi. Ayfer ebe bugün geliyor. Küçük bir kamyonet kiralamış. Eşyaları ile lojmana yerleşecek.”
Bekçi Mehmet niye çağrıldığını anlamıştı. Bekçi Mehmet köye gelen öğretmene, imama, hayvan sağlık teknisyenine, jandarmaya, hatta sıradan yabancı ziyaretçilere sahip çıkar, onlara yardımcı olurdu.
“Bir iki saat içinde Ayfer ebenin de içinde olduğu kamyonet köye girmiş olur. Köy girişinde onu karşıla, lojmana yerleşmesine yardımcı ol. Yemek işini de sakın unutma.”
“Gerek yok muhtarım, ben hepsini hallederim!”
“Tamam o zaman, haydi şimdi gidebilirsin.”
“Baş üstüne muhtarım, bana güvenebilirsiniz!”
xxxxx
Sonunda bekçi Mehmet’i yerinden sıçratan görüntü ufukta belirdi. Bekçi Mehmet elini havaya sallayarak kamyonete işaret etti. Siyah kabarık ve kıvırcık saçlarıyla, oldukça esmer tenli Ayfer ebe kamyonetin önünde oturuyordu. Esmer olmasına karşın Ayfer ebenin yüzünde garip bir ışıltı vardı.
Bekçi Mehmet kendisine merakla bakan iki çift gözün karşısında sessizliğini bozdu ve ‘Ben köyün bekçisi Mehmet. Köyümüze hoş geldiniz!” dedi.
xxxxxx
Ayfer ebenin köye geldiği günden bu yana üç ay geçmişti. Ayfer ebenin bir numaralı koruyucusu bekçi Mehmet’ti. Köydeki hane ziyaretlerinde Ayfer ebenin yanında bekçi Mehmet bir koruyucu gibi görev yapmıştı.
xxxxx
Tavuk Tepesi, köyün Kuzeybatı ucunda, evlerin bitiminden sonra dalgalı bir şekilde yükselen iki parçalı yeşillik bir alandı. Köyün tavukları onlarca yıldır bu tepenin üstünde ve her iki yöndeki yamaçlarında dolaşıp, beslenip evlerine döndüğü için bu ad takılmıştı.
Okul pikniği ormana varmadan Tavuk Tepesinin üstündeki düzlükte yapılacaktı. Kararlaştırıldığı gibi öğleden sonra öğrenciler ve öğretmenler yanlarında çıkınları ile birlikte tepenin yolunu tutmuştu. Bekçi Mehmet, Ayfer ebeyi piknik yerine götürmek için lojmana geldi.
Ayfer ebe ve Bekçi Mehmet beraberce yürümeye başladılar. Tepeye vardıklarında Süleyman öğretmen, öğretmenler, öğrenciler ve muhtar onları selamlayarak karşıladı.
Süleyman öğretmen Ayfer ebeye sordu: “Hesna öğretmenin başı ağrıyormuş. Ona bir ağrı kesici verebilir miyiz?” Ayfer ebe ilk kez ebe çantasını yanına almamıştı. Bekçi Mehmet’e döndü, “Mehmet, ebe çantamı lojmana gidip acele getirebilir misin?”
Bekçi Mehmet ayağa kalktı. Ayfer ebe ile tırmandıkları ve tehlikesizce inilip çıkılan yamaç yerine, uçurum sayılabilecek yamaca yöneldi. Düz bir yolda koşarmışçasına kendisini yardan aşağıya doğru salıverdi. Aşağı yukarı 100 metre kadar olan keskin yamacın sonuna doğru yaklaştığında bekçi Mehmet’in ayağı kaydı, yuvarlandı ve acılar içinde kıvranmaya başladı. Bekçi Mehmet’in uçurumdan inişini endişeyle izleyen Ayfer ebenin çığlığı duyuldu.
Mehmet’e ilk müdahaleyi Ayfer ebe yaptı. Ayfer ebenin talimatlarıyla sırıklardan ve battaniyelerden yapma bir sedye ile bekçi Mehmet dikkatli bir şekilde sağlık ocağına taşındı.
“Köyün minibüsü ile onu ilçe hastanesine götürmemiz gerekiyor. Bu kırıklara uzman bir doktorun müdahale etmesi gerekir!” derken Ayfer ebenin gözlerinin dolduğunu fark etmemek olanaksızdı.
xxxxx
Bekçi Mehmet gözlerini açtı. Karşısında Ayfer ebeyi görünce yüz kasları ister istemez gevşedi. Bekçi Mehmet’in yarı gülümseyen yüzünü ve kendine geldiğini gören Ayfer ebe rahatladığını belli eden bir ‘Oooh’ çektikten sonra, “Ameliyatın uzun sürdü Mehmet. Kaburgaların beş yerinden kırılmış. Sağ ayağın burkulmuş ve bir miktar kas zedelenmesi var. Hepsi iyileşecek. Merak etme. Şimdi her şey yoluna girecek.” dedi.
Mehmet, beklediği mucizenin olduğunu düşündü bir an. Ayfer ebe, şimdi de her şeyi bırakmış, yanı başında duruyordu?
Ayfer ebe yutkundu. Cesaretini toplayıp konuştu: “Uyurken seni izliyordum. Köye geldiğim ilk andan itibaren her an yanımda olmanı, işine bağlılığını, insanlara yardım etme duygunu düşündüm. İşin kadar bana bağlılığını da fark ediyordum elbette.”
Bekçi Mehmet gözlerini bile kırpmadan Ayfer ebeye bakmaya başladı.
“Evet Mehmet, belki şimdi yeri zamanı değil, diye düşüneceksin. Ama ben seni tam da böyle bir durumda anladığımı fark ettim. Bu hastanede annemle birlikte kalmıştım. Evleneceğim kişiyi tarif etmişti bana. Tam olarak güveneceğim, seveceğim ve sevileceğim kişiyi. O kişi senden başkası değil.”
“Ayfer! Ayfer!” Mehmet ilk defa Ayfer’in adını anıyordu. Oysa ona daha önce hep ‘Ebanım’ demişti.
“Mehmetim! Mehmetim!”
xxxxx
Ayfer, köyün allı yeşilli geleneksel gelin giysisi içinde çok güzel görünüyordu. Gelin alma alayının önündeki beyaz at üstündeki gelinini bekçi Mehmet sağdıçlarıyla birlikte karşıladı.
Ayfer gelinliğinin altından siyah deri ebe çantasını çıkardı. “Bu çantayı taşımama hep yardımcı olacaksın değil mi Mehmet’im!” dedi. Kollarına aldığı Ayfer’ini attan yere indirirken Mehmet’in ağzından şu sözler döküldü: “Seni de çantanı da hiçbir zaman yerde koymayacağım!…”
Ayfer, gerdek odasına girerken, annesinin hayalini gördü. Gülümseyen ve mutluluklar dileyen bir annenin yüzüydü bu…
